| | | Description | Hadi git
git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakît
günâhıma girmeden, katilim olmadan git
git de şen şakrak geçen günlerine gün ekle
beni kahkahaların sustuğu yerde bekle
git ki siyah gözlerin arkada kalmasınlar
git ki gamlı yüzümün hüznüyle dolmasınlar
mâdemki benli hayat sana kafes kadar dar
uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar
hadi git, benden sana dilediğince izin
öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin
kahrımın nedenini söylesem irkilirler
çünkü herkes beni kays, seni leylâ bilirler
sanırlar ki sen beni biricik yâr saymıştın
oysa ki hep yedekte, hep elde var saymıştın
hadi git, ne bir adres ne bir hâtırâ bırak
zannetme ki pişmanlık, mutluluk kadar ırak
sanma ki fasl-ı bahâr geldiği gibi gitmez
sanma ki hüsrânını görmeye ömrüm yetmez
her darbene tehâmmül edecektir bedenim
gurûrum mâni olur perîşânıma benim
yâri ferhat olanın ellerle ülfeti ne
şirin ol katlanayım dağ gibi külfetine
henüz lâyık değilken tomurcuk kadar aşka
sana gül bahçesini kim açar benden başka
hercâî arılara meyhânedir çiçekler
kimbilir şerefinden kaç kadeh içecekler
mâdem aşk tablosunun takdirinden âcizsin
git de çağdaş ressamlar modern resimler çizsin
ne vedâya gerek var, ne de mektuba hâcet
git de allâh aşkına bir selâma muhtâç et
güllere de aşk olsun, gene sen kokacaksan
fallara da aşk olsun, gene sen çıkacaksan
kopsun nerden inceyse artık bu bağ, bu düğüm
her gece daha berbât, daha vahim gördüğüm
korkulu düşlerimi yorumdan kaçıyorum
sırf sana üzülüyor, sırf sana acıyorum
git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakît
günâhıma girmeden, katilim olmadan git
ırak : uzak
fasl-ı bahâr : bahar mevsimi
hüsrân : bir beklentinin, isteğin gerçekleşmemesinden duyulan acı, hayal kırıklığı; zarar, ziyan
ülfet : arkadaşlık, dostluk; görüşme konuşma; kaynaşma
külfet : sıkıntı, güçlük, zahmet, eziyet
hercâî : aşk ilişkilerinde değişken, vefasız olan (kişi)
kâinatin ulu imparatoru
cemâline sığındım haşmet-i celâlinden
sana meftûn gönlümü fâni sevdadan koru
nâr-ı hicrânla yandım memnû aşk melâlinden
son olsun kâinatın ulu imparatoru
şahâdet ederim ki tek allâh'sın, ilâh yok
son res'ûlün muhâmmet, cevaplandı ilk soru
kabir azâbı verme, sevap cüz'î, günâh çok
gaffârsın kâinatın ulu imparatoru
sana ait evrenin bu muhteşem imârı
semâ eder yıldızlar senin emrine doğru
sen sonsuz semavâtın sırlarının mimârı
ahâdsın kâinatın ulu imparatoru
günde bilmem kaç bin kez tıklattırıp durursun
sol göğsüme koyduğun yürek denen motoru
ezel sen çalıştırdın, ebed sen durdurursun
âmennâ kâinatın ulu imparatoru
ayın, yıldızın şavkı güneşin aksi midir
o senin ol dediğin vaktin ilâhî nûru
bu benim inanışım, yanlış mı, aksi midir
ne dersin kâinatın ulu imparatoru
kıyâmete yaklaştık, güyâ ayı keşfettik
tam kırk milyon metreymiş ölçmüşler ekvatoru
özenip bezediğin bir cihânı mahvettik
sabrettin kâinatın ulu imparatoru
varlığını tartıştı firavun, musâ ile
rüsvâ ettin elçine diklenen diktatörü
koca deniz ikiye bölündü âsâ ile
hükmettin kâinatın ulu imparatoru
nemrut ki âteşlere atmıştı ibrahim'i
gülizâra döndürdün yanardağ gibi koru
habîbinden öğrendik biz rahmânı rahîmi
o sensin kâinatın ulu imparatoru
kim hamile bıraktı meryem adlı nisâyı
âmâya göz, ölüye can bahşeden doktoru
kim vahdetti ahmet'i müjdeleyen isâ'yı
sensin sen kâinatın ulu imparatoru
bir ömür eziyetten, işkenceden yorucu
huzûr-u mahşerinde ifâdenin en zoru
cümle vebâlimizden ibrâ için orucu
lütfettin kâinatın ulu imparatoru
sedâsı son verecek kulakların pasına
israfil'in üfleyip çaldığı anda sûru
günâhımızı sildir firdevsin paspasına
medet yâ kâinatın ulu imparatoru
affet yâ kâinatın ulu imparatoru
rahmet yâ kâinatın ulu imparatoru
ilhâm-ı ilâhî sende okyanus
damlana tâlibim ey yüce yûnus...
cemâl : allah'ın bağış, cömertlik, sevgi, ululuk gibi özelliklerini karşılayan sıfatlarına verilen genel ad; güzellik; yüz, güzel yüz
haşmet : ihtişam, heybet, debdebe, görkem
celâl : büyüklük, ululuk; öfke, kızgınlık
meftûn : vurgun, tutkun
fâni : gelip geçici, ölümlü
nâr : ateş; cehennem
hicrân : ayrılık; ayrılığın yol açtığı onulmaz acı, üzüntü
memnû aşk : yasak aşk
melâl : büyük üzüntü, keder; hüzün; bıkma, usanma, usanç; sıkılma, sıkıntı
şahâdet : tanıklık, şahitlik
cüz'î : az, çok az
gaffâr : bağışlayıcı, günahları örten
ahâd : bir tek
ezel : başlangıcı belli olmayan geçmiş zaman, öncesizlik
ebet : sonu olmayan gelecek zaman
âmennâ : "inandık ve onaylıyoruz" anlamında kullanılır
rüsvâ etmek : rezil, kepaze etmek
gülizâr : gül bahçesi
habîp : dost, sevgili
rahmân : herkese, her canlıya merhamet eden tanrı
rahîm : merhametli, acıyan, esirgeyen
nisâ : kadın
âmâ : gözleri görmeyen, kör
cümle : tüm, bütün
vebâl : manevi sorumluluk, günah
ibrâ : yükümlülükten kurtarma, temize çıkarma, aklama
sedâ : ses, yankı
firdevs : cennet
| | Tags : Cemal, Safi, kainatın, ulu, imparatoru, cemaline, sığındım, Orhan, Gencebay, hadi, git, iş, işten, geçmeden, turkuazahmet, alaturka, tsm |
|